Gelenekler Üzerine Bir Deneme

Bizim millet kavramı yeni olduğuna göre milletimizin geçmişi üzerindeki düşünceler de yenidir. Bu konuda henüz bir açıklığa varmış değiliz. Bugünkü millet birliğimizin kurucusu Atatürk bile geçmişimizi sınırlandırmada dilediği açıklığa varamadan göçtü. Bu işte sağduyusuna başvuracak yerde neden bilginlere başvurdu. Gerilere gittikçe milletlerin tarihi birbirine karıştığına göre bilginler her milletlere dilediği geçmişi verebilirler.
Geçmişi sınırlandırma, milletin bugünkü hayatıyla ilgili ve ister istemez keyfi, hatta hissi bir iştir. Bu konuda bilginlere düşen, milletin kararını ve yeni duygularını beslemektir. İstiklal savaşıyla yenden doğan milletimizin kararı nedir?
Sınırlarını kanıyla çizdiği topraklar içinde kendi gücüyle ve her tekine, hangi ırk ve dinden olursa olsun aynı hakları vererek yaşamak değil mi?
Bu kararla milletimizin geçmişi de uzaklarda değil kendi topraklarımızın içinde, ektiğimiz buğdayların kökünde aramamızı istiyordu. Oysaki bilginlerimiz geçmişimizi bu toprakların dışında götürmedik yer koymadılar.
Her millet gibi dört bir yandan gelenimiz vardır ama kökümüz bu topraklardadır demek varken, bize şairlerimizin bile hayal ulaştıramadığı anayurtlar bulmuşlar. Ama bilginlerimizin de eninde sonunda geçmişimizi bu topraklara bağlayacaklarına inanıyorum. Bunun bir alameti olarak size hoş bir fıkra anlatayım.
Bir dostumun oğluna ilkokul sınavında Türklerin anayurdu neresidir, diye sormuşlar; çocuk Orta Amasya diye cevap vermiş. Öğretmenler gülmüş ve çocuğu sınıfta bırakmamışlar.
İnsan geçmişiyle hesaplaşarak gelişir. En ileri milletlerin geçmişlerini en iyi bilen milletler olması da bundandır. Geçmişe bağlı kalmak hayat için ne kadar zararlıysa geçmişi yok saymak da o kadar zararlıdır.
Ölenlerle ölünmez ama ölenler bizimle yaşar. Bütün mesele geçmişin bize yük olması değil, tersine yükümüzü azaltmasıdır. Bilim de, fikir de, sanat da, tohumları nereden gelirse gelsin ancak belli bir toprağın şartları yani geçmişiyle uzlaşarak yaratıcı olabilir. Tazminattan bu yana nice yenileşme emeklerimizin boşa gitmesi, toprağımızı ve toprağımızın insanını iyi bilmememizden ötürüdür.
Atatürk’ün emekleriyse toprağımızı ve toprağımızın insanını iyi bildiği için boşa gitmemiştir. Bu milletin çoğunluğuyla kim onun kadar senli benli olmuştur? Getirdiği yenilikler bu millet insanlarının için için beklediği, özlediği değerlerdir. Attığı şeylerse aslında zaten ölmüş değerlerdi.
Yeni harfleri kabul ettiğimiz zaman nice bilginlerimiz milletimizin geçmişi ile bağları koparacak sanmıştı. Halbuki yeni harfler sayesinde Türkçe’mizin geçmişi ne kadar daha iyi aydınlandı. Yazarlarımız ne kadar daha çok bizim toprağımızın, bizim halkımızın yazarları oldular. Yalnız bu misal , geçmiş değerleri yaşatmak için bile geçmişten soyunmak, yeniliği kayıtsız şartsız benimsemek gerektiğini anlamaya yeter.
Ama başka misaller de verelim: hangi şairler en eski deyimlerimizi değerlendirdiler? En yenileri. Hangi ressamlarımız en eski nakışlarımızı benimsediler? En yenileri. Hangi müzik insanımız en eski halk havalarımızı yenileştirdiler? En yenileri ve alaturkanın düşmanları. Musikimizdeki duraklamanın sebebi alaturkaya milli değer diye sarılıp kalmamızdan ileri geliyor.
Yine okuryazarlarımızın kabahati; kötü ama halkımız istiyor diyenlerin günahı. Okullarımızın yaptığını radyomuz yıktı ve milli musiki diye bir avuç insanı keyiflendiren sofra musikisini memleketin iliklerine kadar yaydı. Halbuki alaturka sözü bile Türkçe değildir. Radyoda dinlediğimiz şarkıların çoğu milli olmak şöyle dursun musiki bile değildir. Onlar yüzünden klasik musiki de halk musikisi de gençlerin gözünden düşmüştür.
Milletini gerçekten seven onun, değil eski kafada kalmasını, kendi kafasını bile aşmasını, bütün canlı varlıklar gibi durmadan kalıp değiştirmesini ister. Yenileşmelere karşı geri kuvvetleri ayaklandırmaya çalışanların, milleti değil kedi çıkarlarını düşündüklerinden emin olabilirsiniz. Geçmiş değerlerimizin nefes almasına, bugüne mal edilmesine engel olan da onlardır. Söylemek istediklerimi şöyle sıralayabilirim:
Geçmişimizi, topraklarımızda arayıp bulduğumuz her değeri, Eti, Yunan, Bizans, Selçuk, Osmanlı, ne olursa olsun benimsemeliyiz.
Eskiyi sırtımızdan atıp düşüncemize ve bugünkü hayatımıza mal etmek; devam ettirmek değil, yeniden yaşatmak.
Eskinin sırtından geçinenlerin yeniyi boğmalarını önlemek.
Sabahattin Eyüboğlu / Mavi ve Kara Gelenekler Üzerine